Omega saat Modelleri
Iwc Saat Modelleri
Cartier Saat Modelleri
Hublot Saat Modelleri
Corum
Longines
Breitling

Yeni Modeller


LONGINES GRANDE CLASS L4.512.1.57.7

Ana Sayfa > Mücevher Tarihiçesi

Mücevher Tarihçesi

    Dünya tarihinin henüz başlarında bile, insan kendisini süslemek amacıyla deniz kabuklarını, tohumları Eski zamanlarda mücevherler daha ziyade erkekler tarafından kullanılıyordu; babadan oğula kalan bu servetler erkeklik ve güç sembolüydü. Bazı mücevherler yalnız dini törenlerde ya da gizli bir cemiyete kabul edilme seremonilerinde takılırdı hatta bugün bile bu gelenekler devam ediyor.




    Yıllar içinde önce kadının çehresini değiştirmiş, zaman tünelinde gitgide bir tutku haline gelmiştir. Yakılan mücevher 21. yüzyılda saygınlığını fazlasıyla korumakta.

    Mücevher, büyülü yolculuğunda fethedilmiş imparatorluklardan ve entrikalı, ihanet dolu aşklardan geçmiştir. Üstelik bir metalin ya da taşın asalet, zarafet, kudret ve ihtişam dolu anlamları barındırması asırlardır hiç değişmediği gibi gücüne güç katarak günümüze ulaşmıştır.

    Prehistorik çağlara ait kazılara bakıldığında kadınların deniz kabukları, kemikler, renkli camlar ve fayanstan yapılmış değişik takılarla vücutlarını buluşturduklarını görürüz. Sonrasında insanoğlunun metalleri, taşları keşfetmesiyle ve yeni teknikleri uygulamasıyla değişen takı anlayışı artık bir mücevher çağına girildiğini işaret eder. Metallerin en değerlisi, altın. Altının sıradan bir metal olmadığının anlaşılması ve mücevher olarak kullanılması, milattan önce 2500 yılında Sümerler tarafından gerçekleşmiştir. Yine aynı dönemlerde Eski Mısır'daki mücevher anlayışına baktığımızda lapis, turkuaz, ametist ve altın kombinasyonları karşımıza çıkar. Altın kullanımının Akdeniz'e ulaştığı dönemde, Eski Yunan medeniyetlerinde çarpıcı tasarımlar üretilmiştir. Örneğin, milattan önce yedinci yüzyılda, İtalya civarlarında sembolik motiflerin altınla kullanılması dikkat çekicidir. Roma ve Bizans kadınının siluetinde ise zümrüt, safir ve incinin dantel gibi işlenmiş altın kolyelerle süslendiğini görürüz.

    Doğanın en zarif hediyesi inci.

    Rönesans'ın değişim rüzgarlarında, göğüs dekoltesinin ön plana çıkmasıyla, inciden yapılan gerdanlıklar ve pandantifli(kolye ucu) kısa kolyelerin dönem kadınlarının mücevher tercihini oluşturduğunu görürüz.

    Parlak, sedefli ve pürüzsüz yapısıyla hayranlık uyandıran bir estetiğe sahip bu doğa mucizesi, istiridye içindeki küçük kum tanesinin çevresinin zamanla kalsiyum karbonatla kaplanması sonucunda oluşmaktadır. Denizden gelen bu asalet, mücevher tarihinde var olduğu günden bu yana statü sembolü olarak da algılanmıştır.

    Mücevherlerin en ölümsüzü, elmas.

    Neredeyse zamanın başlangıcında, dünyanın kalbinde oluşmuş bu element insanlık tarihinden çok daha yaşlıdır. Keşfedildiği ilk çağlarda, en büyük darbelere yenik düşmeyen ve en keskin bıçaklardan çizik almadan kurtulan elmas, insanoğlunu uzun yıllardır büyülemekte.


    Öyle ki eski zamanlarda uzunca bir dönem elmas taşının doğa üstü güçlere sahip bir madde olduğu inanışı yaygın olmuştur. Yunanlılar elmasın tanrının göz yaşları olduğuna inanırken, Romalılar yıldız parçaları olarak algılamışlardır. Hindistan'da koruyucu sembol haline gelen elmasın uzunca bir süre nazarı, hırsızlığı, hastalığı ve kötülükleri uzaklaştırdığına inanılmıştır.

    İlk önce Hindistan'da bulunan elmas artık dünyada Rusya, Afrika ve Kanada gibi çeşitli yerlerde de çıkartılmaktadır. Ancak çıkartılanların çok küçük bir kısmı kesilip cilalanarak mücevher olacak niteliğe erişmektedir. Ve bilinenin aksine elmas ve pırlanta aynı taştır. Ancak kesim ve şekline göre ayrışım kazanır.

    Ölümsüzün en göz kamaştıranı, pırlanta.

    Pırlantanın burjuvazide edindiği yer okadar sağlam ve aşılmazdır ki, 13.yüzyılda Fransa Kralı IX. Louis, asil olmayanların pırlanta mücevher takmasını yasaklamış ve sadece kraliyet ailesi üyelerinin takabileceğini emretmiştir. Ancak 15. yüzyılda, Avusturya'da aşkın ve sadakatin simgesi olarak evlilik tekliflerinde sunulan pırlanta yüzük geleneği tüm dünyaya yayılması bu yasağı kırmayı başarmıştır. Mücevher modasının kalbi Fransa'da, Güneş kral 14. Louis'in ölümüyle bir devir kapanır ve 18. yüzyılda yeni Rokoko stili yani abartılı ve süslü bir stil mücevher modasına giriş yapar.

    Bu dönemde pırlantanın son derece ön planda olmasının ilk nedeni Brezilya ve Hindistan'da pırlanta madenlerindeki yoğun çalışmalardır. İkinci neden ise akşamları davetlerde kullanılan mum ışığında ilerleme kaydedilmesidir. Mum ışığında göz alan pırlanta mücevherler, parıltılı bir dünya vaat ettiğinden kadınlar tarafından kapışılmaya başlamıştır. Pırlantanın yüzde 95'i renksizdir ancak, fantezi adı verilen yüzde 5'i renklidir ve bu türleri astronomik fiyatlardadır. 19. yüzyılda Kraliçe Victoria'nın tahta çıkmasıyla mücevher modası onun etkisi altına girmiştir. Böylelikle o döneme kadar mücevher dünyası Paris'ten sorulurken, Londra'nın bu tekeli kırdığı görülür. Victorian dönemi denilen bu yıllarda takılarda meyve motifleri, yapraklar, güller ve sarmaşıklar işlenmektedir. Ünlü Cartier mücevher evi de, bu yıllarda Fransa'da ismini duyurmaya başlamıştır.

    Osmanlı saray yaşantısı söz konusu olduğunda, konuyla ilgili ya da ilgisiz hiç kimsenin 'cevher ile bezenmiş' anlamındaki bu terime yabancı kalmayacağı açıktır. Osmanlı'da mücevher kullanımı son derece geniş bir alana yayılır. Elbette en görkemli mücevher takılar ve mücevher eşyalar padişahlar için hazırlananlardır, ancak saray kadınları ve devlet erkânı da mücevherden vazgeçemeyenlerin başında gelirler. Toplumun her kesiminde geçerli olan ve günümüzde de süren, düğünlerde altın ve mücevher armağan edilmesi geleneği ise mücevher üretimini az ya da çok etkileyen unsurlardandır. Osmanlı kuyumcusu, bir nakkaş gibi ince çalışarak, tasarımını taşın biçimine az müdahale yapmaya, tasarımını taşın biçimine uydurmaya özen göstererek, bir imparatorluk sentezi olan Osmanlı ruhunu yansıtan, natüralist ağırlıklı yapıtlar vermiştir. Osmanlı Devleti'nin gücü artıp, sınırları genişledikçe mücevherde kullanılacak değerli taşlar ve maden giderek daha kolay sağlanır olmuş, genişleyen topraklardan Osmanlı başkentine hünerlerini sergilemek üzere getirilen, örneğin Horasan'dan, Tebriz'den, ya da Bosna'dan; Balkanlar'ın değişik bölgelerinden veya Rus sınırlarından, Gürcü ve Çerkez bölgelerinden gelen kuyumcu ustalarının da katılımıyla mücevher üretimi giderek çeşitlenmiş ve zenginleştirilmiştir. Osmanlı mücevherinde kakma, çalma, oyma, savat (niello), telkari (filigran), hasır, mıhlama gibi teknikler kullanılmıştır.

    Pek çok Osmanlı mücevherinin, özellikle de takıların günümüze ulaşmama nedeni, mücevherin yüzyıllardır değişmez kaderinin sonucudur; mücevherler yüzyıllar boyunca kah farklı gereksinimleri karşılamak üzere bozdurularak paraya çevrilmiş kah mücevher modasının değişmesiyle yeni modaya uymak amacıyla değişime uğramıştır; günümüzde ise bu eğilimin azalarak da olsa sürdüğü söylenebilir. Hazinedeki mücevherlerin, yüzyıllar süresince artması, eksilmesi ve değişime uğraması kaçınılmazdır. Hazinedeki değerli madenler, gerektiğinde bozdurularak devletin hizmetinde kullanılmıştır. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, 1566 yılında Zigetvar seferine gittiği zaman Saray-ı Amire'deki altın ve gümüşleri darphaneye verip akçe kestirmiştir. Hazineden bazı mücevherler ve eşyalar, hazinedarbaşının önerisi üzerine, işe yaramadığı veya eskidiği gerekçesiyle de satılmıştır. Osmanlı beğenisindeki çok renklilik ve çeşitlilik; birbirinden bağımsız parçaların bir araya getirilmesi eğilimi, mücevherin kullanım tarzında da kendini göstermiştir. Avrupa mücevher geleneğindeki aynı motifi tekrarlayan takımların, şıklığın tamamlanması için neredeyse bir zorunluluk olmasına karşılık, Osmanlı mücevher geleneğinde takıların mutlaka birbiriyle uyumlu bir takım oluşturması gerekmez; farklı motifler sergileyen parçalar her zaman sevilerek bir arada kullanılmıştır. 18. yüzyılda İstanbul'da çalışmış olan ve 'Türk Ressamı' olarak anılan Cenova'lı ressam Jean- Etienne Liotard'ın bir Peralı Frenk kadınını Osmanlı giysisi içerisinde betimlediği tabloda yer alan baş takılarının çeşitliliği, bu çok renkli beğeninin parlak bir örneğini sergiler.

    Osmanlı takıları sorguç, istefan (hotoz), zülüflük, enselik, saç bağı, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, zehgir, mühür, halhal, pazubent, düğme, çaprast, zincir, saat, köstek, kemer, kemer tokası olarak sıralanabilir. Kur'an kabı, kılıç, hançer, bıçak, gürz, tüfek, tesbih, bardak, matara, kase, şerbetlik, maşrapa, zarf, kutu, sandık, rahle, şamdan, buhurdan, gülabdan, kaşık, nargile, yazı takımı, yelpaze, ayna, tarak, askı, kamçı, sadak, Kabe hediyeleri gibi küçük boyutlu eşyalarda ve saraya ait taht, beşik, örtü, kaftan, zırh, pabuç, çizme, at koşum takımı gibi büyük boyutlu eşyalarda da mücevhere sıkça rastlanır.

    Topkapı Sarayı'ndaki Enderun Hazinesi, Serhazin-i Enderun denilen hazinedarbaşı ve hazine kethüdası yönetimindeki, sayıları yüz elliye varan bir grup tarafından korunurdu. Hazineyi korumakla görevli olan hazine kethüdası, bu görevinden ayrıldığında, iki defterde kayıtlı bulunan hazinenin tümünü ayrıntılarıyla yerine gelene devretmek zorundaydı. Padişahın vefatında, hayattayken satın aldığı, yani devlete ait olmayan mücevheratın defteri yapılır, iki zabıt tutulur, zabıtlardan biri, altın, gümüş ve mücevherat ile birlikte demir bir sandığın içine konularak mühürlenir ve hazine odasına yerleştirilirdi. Hazine kethüdası, elindeki, Yavuz Sultan Selim'e ait olan akik mühürle Enderun Hazinesi'nin dış kapısını mühürlerdi.